“HEDEFİM TRT’YE GİRMEKTİ, ŞANSIM YAVER GİTTİ”
***Radyo programcılığına nasıl başladınız? Bu hikaye nasıl başladı?
Türkiye’de özel radyolar yokken Marmara Üniversitesi İletişim Fakültesi’nde radyo-televizyon bölümünü bitirdikten sonra hedefim TRT’ye girmekti. Sadece tek kanal TRT vardı; o dönem içerisinde TRT’ye stajyer olarak girdim. Şansım yaver gitti ve bir televizyon programını sunmaya başladım. O süreç içinde TRT ile tanışırken radyoculukta ve müzik sektöründe 90’ların başında ciddi bir atılım gerçekleşti. Raks şirketi, Raks Müzik diye bir prodüksiyon şirketi kurdu.Aslında Raks sadece plak sektöründeki yapımcıların ürünlerini basan bir fabrikaydı. Onlar müzik sektörüne yapımcı olarak da girmeye karar verince sektörde farklı ve büyük bir kimlik oluşturmamız gerekir dediler. Ne yapalım? Mesela radyoya bir müzik programı yapalım.

Ben de o dönemde üniversiteyi yeni bitirmiştim, o dönemin yöneticileri projeyi benim yapmamı istediler. Ben de RAKS Müzik için TRT’ye program yapmaya başladım. Raks, TRT’ye yayın saati parasını veriyordu; ben onlara haftada bir saatlik program yapıyordum. Yani bir sponsor programının hazırlayıcısı ve sunucusu olarak TRT’ye başladım. 90’lı yılların başında Türkiye’de özel radyolar gündeme geldi. Süper FM kuruldu, Metro FM kuruldu. TRT’nin sonrasında Raks müzik için hem Süper Fm’e hem Metro Fm’e ayrı ayrı programlar yapmaya başladım. Bunların hepsi bant programlardı. Ben Raks’ın stüdyolarında programı hazırlıyordum, veriyorduk radyolara, onlar da yayınlıyorlardı. Metro Fm’e yabancı market bir program sunuyordum Süper Fm’e ise yerli market. Benim radyoculuk mesleğim TRT’de RAKS Müzik çatısı altında başladı dersem doğru olur.
“GÜNÜMÜZÜN BİRÇOK POPÜLER İSMİ 90’LARDA KİMLİK KAZANDI”
***İlk programınız ne tarz bir programdı?
İlk programım sponsor programı olduğu için Raks Müzik’in çıkardığı prodüksiyonları forse eden bir programdı. Raks Müzik yoğun bir üretim sirkülasyonuna girdi; o dönemde birçok prodüksiyon çıkarmaya başladı. Ebru Gündeş bunlardan birisiydi, Fatih Erkoç, Serdar Ortaç… Bugünün aslında birçok popüler karakteri 90’lı yıllarda kimlik kazandı. Ben de mesleki olarak onlarla beraber büyüdüm aslında. Tamamıyla Raks’ın piyasaya çıkarmış olduğu prodüksiyonların forse edildiği bir programdı. Başka hiçbir prodüksiyona yer vermiyordum, tamamıyla Raks’ın sanatçılarına yer veriyordum, yani yerli market Türkçe popüler müzik programı.
“SEKTÖR ÇOK KONUŞANI FRENLEMENİN DOĞRU OLDUĞUNU GÖRDÜ”
***Power Türk’ün kuruluşunda siz de vardınız ve format yayıncılığını öncülerinden biri diyebiliriz sizin için. Peki günümüzde format yayıncılığının konumu ve geldiği nokta için ne diyebilirsiniz? Değerlendirmenizi rica edebilir miyiz?
Biz PowerTürk’ü hayata geçirmeden önce Türkiye’de konuşan radyo kimliği vardı. Alabildiğine özgürce konuşan şovmenler, yayıncılar vardı. Ama PowerTürk hayata geçtiği zaman her şeyin daha matematik olduğunu gördü bütün sektör. Orada her şey matematikti. DJ’in nerede konuşacağı önceden planlanmış ve programlanmıştı, gelişigüzel konuşma yoktu. Süreleri belirliydi. Haberin süresi, şarkıların kimliği… Otomasyon denen kavram bugün bildiğiniz gibi modern radyoculuğun vazgeçilmezi. Yani otomasyon programıyla radyolar yürüyor. 2000’li yılların başında PowerTürk’ü hayata geçirdik. Aslında Power Türk’ün genel yapısı Power Fm’deki genel yayıncılık anlayışının yerli markete uyarlamasıydı. Power Fm de kendi içerisinde bir format radyosudur. Power Türk, Power Fm’in yerli markete angaje olmuş hali olarak ortaya çıkmış oldu. Bugünkü sektöre baktığımız zaman, evet birçok radyo bir zamanlar PowerTürk’ün uygulamış olduğu sistemi uygulamaya başladı. Çok konuşmak, iyi konuşmak değildir; az konuşursunuz, çok şey anlatırsınız. Türkiye’de ise radyoculuk sektöründe maalesef arkadaşlarımız çok konuşunca iyi konuştuklarını zannediyorlar. Şimdi artık bunu frenlemek gibi bir durumun çok daha doğru olduğu görüldü sektör tarafından. Hemen hemen bütün radyolar format radyosu kimliğini kazandı. Aslında her radyonun bir formatı vardır. Buna bir format radyosu demek yanlış bana göre. Siz konuşan radyosunuzdur, formatınız konuşan radyo formatıdır. Ben sadece müzik yayını yaparım, formatı müzik yayını yapan radyodur. Ben haberi yoğun yayınlarım derseniz, haber yoğun formattır. PowerTürk format radyosu demek aslında kendi içerisinde bir yanlış. Doğrusu, o radyo kendi yayınsal içeriğine ve kimliğine göre kendi formatını taşımakta demektir. Tatlıses’le ilgili bana sorarsanız, müziğin ön planda olduğu bir formata sahip.

“RADYO YAYINCILIĞINDA REKABET ARTIK CİDDİ SAFHADA”
***Geçmişten bugüne radyo yayıncılığında neler değişti? Siz bu değişimi nasıl buluyorsunuz?
Çok şey değişti. Türkiye’de artık radyo yayıncılığı öğreniliyor. Öğrenildi de diyebilirim. Yani artık bilinçli yayıncılık söz konusu. Aslında şöyle söylemek istiyorum, oyuncular daha kurumsal kimlik kazanmaya başladılar radyo sektöründe. Eskiden böyle bir durum söz konusu değildi. Bu işe ilk adım atan ya da bir tarafından tutan insanlar, boş frekansa sinyal basıp radyo sahibi olan insanlardı. Artık büyük, majör radyoların yayın ilkelerine baktığımız zaman, Power Grup, Doğan Grup, Doğuş Grup, Spectrum, Saran Grup… Artık bir holding, bir yayın grubunun çatısı altında oluşmaya başladı. Dolayısıyla radyo yayıncığının daha agresif, daha rekabete dayalı olmasına sebep oldu. Artık rekabet ciddi safhada. Pazarlama taktikleriniz önemli, içerik zenginliğiniz önemli, yayın kaliteniz önemli. Her şey artık önem arz etmeye başladı. Daha profesyonel, daha kendini bilen, daha kurumsal bir kimlik kazandı radyo yayıncılığı.
“ÇALIŞTIĞIM İNSANLARIN HAYATTAKİ DURUŞLARIYLA YAYINDAKİ DURUŞLARI AYNI OLMALI”
***Bir radyonun yöneticisi olarak, yayıncılarınızı seçerken nelere dikkat ediyorsunuz?
En başta bir yayıncıyı tercih ederken nerede kullanacağıma bakarım. Bir şovmene ihtiyacım varsa mizah yönü güçlü mü, mikrofondaki adamla gerçek hayattaki adam aynı mı diye bakarım. İkisinin de aynı olması lazım. Bir örnek vermek gerekirse rahmetli Kemal Sunal için gerçek hayatta çok ciddi bir adamdı derler. Kamera karşısındaysa çok sevilen bir karakteri hayata geçirmiştir. Ama radyo yayıncılığı öyle değil; çünkü orada görselinizle değil sesinizle varsınız. Gerçek hayatta neyseniz. Mikrofonda da o enerjiyi vermeniz gerekir. Bedensel dil yanıltabilir ya da ikna edebilir. Ama ses bambaşka bir şeydir, onun da samimi olması gerekir. Samimiyeti ben çok fazla ön planda tutuyorum. Çalıştığım insanların hayattaki duruşlarıyla yayındaki duruşlarının aynısı olmasına önem veriyorum. Bu, gerek şovmen olsun gerekse sadece DJ talk performansı olsun fark etmez. Buradaki çalışma arkadaşlarımın kendi tercihlerim doğrultusunda doğru tercihler olduğuna inanıyorum. Hem Slow Time hem Radyo Tatlıses’ten sorumluyum; ikisinde de görev alan arkadaşlarımın kendi içsel samimiyetleriyle program yaptıklarına inanıyorum.
“HEDEFİM GÖREV YAPTIĞIM RADYOYU HAK ETTİĞİ YERE GETİRMEK”
***Radyo Tatlıses’e gelmenizle hem yayın politikası hem de programcılar açısından büyük bir değişim yaşandı. Hedefleriniz ve planlarınız nelerdir?
Radyo Tatlıses, Türkiye’nin majör radyolarından biri. Artık majör radyo dediğiniz zaman ilk 10’da olmayı beklenti kılan bir durum söz konusu. Tatlıses, zamanında ilk 10’da yer alan bir radyoydu. Ben 4 yıl önce de burada görevdeydim ve 6. sıradaydı majör ulusal radyolar arasında. Ama geçen süre içinde hak ettiği yerde olmadığı aşikar, benim görevim de radyoyu hak ettiği yere getirmek ve daha çok dinlenir kılmak. Onun için buradayım, hedefim bu. Plana gelince, önce kendi yayınsal formatınızı doğru bir temele oturtmanız ve bunda devamlılık sağlamanız gerekmektedir. Hangi radyoyu yönetirseniz yönetin önce temel prensipleri belirlemeniz ve onları oturtmanız lazım ve devamlılık olması gerekiyor. Yayın akışıyla veya programcıyla ilgili çok değişiklik yaparsanız zarar verirsiniz; bunları oturttuk. Henüz çok yeni, 4. aya girdik. Hedef, Radyo Tatlıses’i majör radyolardan biri yapmak.
***“Radyo programcılığı benim için…” cümlesini tamamlayabilir misiniz?
Radyo programcılığı, ben eskiden yayın yaptığım için, benim için “bir anı olarak kaldı”.
“TÜRKİYE, YAYINCILIKTAKİ YENİLİKLERE KOLAY ADAPTE OLACAKTIR”
***Ülkemizde radyonun geleceği hakkındaki fikirleriniz nelerdir? Yurtdışındaki radyo yayıncılığıyla ilgili yenilikler (dijital yayıncılık vs.) Türkiye’yi nasıl etkiler?
Dünyada radyo yayıncılığıyla ilgili olası gelişmeler Türkiye’yi de etkiler. Sen şimdi Amerika’da şöyle bir yayıncılık yapılıyor dersen bu süreç Türkiye’de de bunun uygulanmasına imkan tanıyacaktır. Ondan önce frekans tahsisinin olması lazım, nasıl yayıncılık yaptığımızı hepiniz biliyorsunuz. Ama mevcut gelişmeler noktasında Türkiye çok kolay adapte olabilen ve değişime iyi ayak uydurabilen bir ülke. Bu ülkenin içindeki devinim radyo sektörüne de yansıyacaktır. O nedenle yayıncılıkla ilgili yenilikler bizde de hızla hayata geçirilebilir.

***“Müzik Dergisi” adında bir televizyon programı sunuyordunuz. Önümüzdeki süreç için yine böyle bir televizyon projeniz var mı?
Ben 2-3 yıldır televizyonda program yapmıyorum. En son Fox’ta “Yaş15”diye bir müzik yarışmasında jüri üyeliği yaptım, o dönemden bu yana öyle bir çabam olmadı, başka uğraşlarım vardı. Ben televizyonda kendi programlarını yapan bir adam olduğum için, Müzik Dergisi de benim kendi projem olduğu için, önümüzdeki süreçte bir televizyon programı yapabilirim evet, yapmak istiyorum, yani yapacağım diyeyim.
***Bu televizyon programı ne üzerine olacak?
Müzik elbette, uzmanlık alanım müzik çünkü. Aslında, bakarsan bütün televizyon sektörüne, bütün çatı zaten müzik üzerine kurulu. Bütün söyleşi programlarında ya da konuklu programlarda hep müzik dünyası konuk ediliyor. Dizi filmler hariç baktığınız zaman yapı bu. Müzik olmasa sektör neyle beslenecek bir de onu değerlendirmek lazım. Bir program yaparım önümüzdeki süreçte, çok uzun sürmez yani.
“MÜZİK SEKTÖRÜNÜN ASLA YOK OLMAYACAĞINA İNANIYORUM”
***Şafak Karaman Prodüksiyon şirketinizde birçok ünlü ismin albümünü yaptınız. Bu fikir nereden doğmuştu? Aynı zamanda bir prodüktör olarak şu an müzik sektörü için yorumlarınızı alabilir miyiz?
Ben Müzik Dergisi’ni 1992 yılından bu yana televizyonda yapıyorum ve sanat dünyasında çıkan prodüksiyonları sanatçıyla yüz yüze, kendisiyle değerlendirip çok açık ve net bir şekilde eleştirdiğim oluyordu. O eleştiren Şafak Karaman’ı görünce birçokları “Ya bu adam eleştiriyor tamam da bir de kendisi yapsa nasıl olur? “ diye sormuştur herhalde. Bu anlamda ben tabiki sektörü değerlendiren bir vizyonla baktığım için tüm olaylara, Tatlıses’ten 4 yıl önce ayrıldıktan sonra artık radyo yayını yapmamaya karar verdim ve müzikal olarak deneyimlerimi artık bir yapımcı olarak hem televizyon ekranında hem müzik marketlerde değerlendirmek istedim; bu yüzden prodüksiyon şirketini hayata geçirdim. Orada da geçen süre içinde verimli olduk gerçekten de, çalışmalarım da devam ediyor yeni projeler hazırlanıyor şu anda. Müzik sektörüne gelince, müzik sektörü mekanik satışlar anlamında bitmiş durumda. Dijital ortamdaki beklentiler bir hayli fazla. Bu anlamda da yasal bazı süreç beklentileri var. Bu beklentiler hayata geçtiği zaman sektör çok daha mutlu olacaktır, iyi olacaktır. Birçok insan yasal olmayan yoldan müzik indirebiliyordur, bunun ortadan kalkması ciddi yaptırımlarla mümkün. Ben müzik sektörünün asla ve asla yok olmayacağına inanıyorum, dünyaya baktığın zaman zaten bir devamlılık var. Müzik var oldukça sektör de var olacak. Hatta dünyada bir endüstri var, ama biz daha endüstri değiliz müzik adına.
“MAZHAR FUAT ÖZKAN HAYRANIYIM”
***Biraz daha özele inecek olursak en çok ne tarz müzik dinliyorsunuz, hangi sanatçıları daha çok dinliyorsunuz?
Ben her şeyi dinliyorum. Tarzın nedir diye sorarsan tarzım var diyemem. Kendi özel yaşamında ne dinlersin dersen, mesleki olarak bütün yabancı radyoları da takip ediyorum. Caz da dinliyorum, pop da dinliyorum, rock da dinliyorum. Müzikal tarz sorusuna cevap veremem ama Türkiye’de kimi seversin diye sorarsan, bunu herkes bilir, MFÖ’nün hayranıyımdır. Başkası Sezen der Ajda der ama ben MFÖ grubunu çok severim. Türküyü çok severim mesela, fado (Portekizlilerin yerel müziği) severim. Müziğin güzel olanını dinlerim yani.
“TÜRK TELEVİZYON EKRANLARI ÇOK KİRLİ, FASA FİSO”
***Televizyon ve radyoda takip ettiğiniz isimleri öğrenebilir miyiz?
Televizyonda ben iyi dizileri seyderiyorum mesleki olarak. Çünkü hayatın bir noktasında yapımcı kimliğimle sinema filmi yapmak istiyorum, yabancı da yerli de yapılan bütün işleri ekranda izliyorum. Üretmenin yaşı yok ki yani sinema yapmak istiyorum film yapmak istiyorsum. Niye diyeceksin; kendim için. Ama iyi bir iş yapmak istiyorum, o benim hayalimde var, bir gün mutlaka gerçekleşecek; isterseniz yaparsınız. Dizileri mümkün olduğunca takip ediyorum, her Çarşamba Kuzey Güney’i takip edemiyorum tabiki, nasıl işler yapıyorlar diye takip ediyorum. Ay Yapım bu anlamda gerçekten başarılı, güzel işler yapıyor. Başka ne izliyorum? İzlenebilir televizyon programı ekranda görmüyorum, samimiyetle söylüyorum. Türk televizyonculuğu üretkenlikte maalesef kısır bir yapıya sahip. Proje üretme noktasında hep dünya formatlarını uyguluyoruz. Okan Bayülgen’i izlemeyi severim, Okan’ın programlarını severim. Okan bana göre bir televizyon fenomenidir ve çok önemli bir figürdür. Dizilerden bazılarını seyrederim, belgesel kanalları seyrederim bir de haberleri ciddi takip ederim o kadar. Onun dışında Türk televizyon ekranları bana göre çok kirli, yani bir şey yok, fasa fiso. (Bu arada Kuzey Güney’i ciddiye almayın, espri olsun diye söyledim.)

***Radyoda takip ettiğiniz kişiler var mı?
Radyo yayıncısı olarak, yok hiç yok. “Ben şu yayıncıyı çok beğeniyorum, hadi takip edeyim” samimiyetle söyleyeyim öyle bir durum söz konusu değil. Ama bütün radyoları takip ediyorum, ne yapıyorlar diye de yayıncılık kimliğinde çok çok iyi ya ben bunu dinlemeden yapamam dediğim bir yayın saati falan yok. Bunun arkadaşlarımızın yetersizliği ile ilgisi yok, o benim spesifik olarak bir beklentim olmadığı için ciddi olarak birini takip etmiyorum.
“AK PARTİ’NİN ADAYI OLDUM, İYİ BİR TECRÜBEYDİ”
***Bir dönem belediye başkan adayı olmuştunuz, tekrar böyle bir girişimde bulunur musunuz?
Olabilir tabiki, niye olmasın ki? Siyasete soyunup da belediye başkanlık seçimlerine girip aday adayı oldum, aday da oldum, seçime de girdim aslanlar gibi ve o dönemde Ak Parti’nin adayı olarak seçime girdim. İlk yerel seçimiydi Ak Parti’nin, bugün baktığınız zaman mutlak çoğunluğun desteklediği… O dönem Ak Parti’nin bu kadar vizyonel olacağını kimse inanmazken o dönemde ben onların adayı oldum. Çok da memnun oldum, iyi bir tecrübeydi. 2004 yılında seçime girip de seçilememek sonuçta artık siyaset yapmayacağın anlamına gelmez. Henüz 45 yaşındayım bu genç bir yaş siyaset için, geç bir yaş değil bana göre; bir de kendinizi nasıl hissettiğiniz de önemli. Hayatın ne getireceğini bilemeyiz; ileride olabilir, ama şu anda şu günkü pozisyonda 2012 yılı takvimi içerisinde öyle bir gündemim yok. Önümüzdeki yerel ve genel seçimlerle ilgili olarak da bir gündemim, bir hazırlığım yok.
***Birçok olumlu yorumun yanında aynı zamanda olumsuz yorumlar da alıyorsunuzdur. Kendinizde sevmediğiniz özellikleriniz var mı?
Ben kendimi seviyorum; önce kendini seveceksin, kendini sevmezsen zaten başkalarına kendini sevdiremezsin. Ama kendini sevme yani egosantrik bir tavırla “ya ben süperim ya ben harikayım, ben şaheserim” demek değil. Kendini sevmek, kendinle barışık olmak; kendinle barışıksan çevrene de mutluluk verirsin, önemli olan bu. Benle ilgili dışardan bakanlar ne söylüyorlar ne görüyorlar onu bilemem. İnternet ortamında bir sürü olumsuz yorumlar da olabilir o kişileri bağlar beni bağlamaz isteyen istediğini söyleyebilir bugün Türkiye’de herkes her şeyle ilgili konuşabiliyor. Benimle ilgili de konuşabilirler, olumlu ya da olumsuz konuşmaları bir değerdir; çünkü evrenin içerisinde bu kadar adam düşünün benle ilgili iki kelam ediyorsa demek ki bir şekilde bir şeyi dikkate almış ya da kalem oynatmış dersiniz. O nedenle herkes her şeyi söyleyebilir; kişi kendini zaten biliyordur önemli olan o.

“OYDAR’IN OBJEKTİF OLMADIĞINI DÜŞÜNÜYORUM”
***Oydar hakkındaki düşüncelerinizi öğrenebilir miyiz?
Oydar, objektif olduğunu düşünmediğim bir site, bunu belirteyim, benim samimi olmam gerekir. Çünkü yazmak ve yorumlamak kulaktan dolma bilgilerle olmamalı; sorarak ve sorgulayarak olmalı. O nedenle Oydar’ın bundan önce yöneticilik yaptığım yerdeki yönetim tarzımla ilgili çok olumsuz yazılarını gördüm, okudum. Aslında ben bunlardan etkilenen bir adam değilim; çünkü ‘ayinesi iştir kişinin lafa bakılmaz’ derler, ben işimi nasıl yaparsam yapayım siz istediğinizi söyleyin iyi yapıyorsam iyidir. O nedenle geçmiş süreç içinde Oydar’ın objektif olmayan yazılarıyla karşı karşıya kaldım; ama yeni yapılanma içerisinde Tatlıses’te ise daha pozitif bir duruş sergiledi Oydar benimle ilgili olarak. Aslında olması gereken bu. Mutlaka bana karşı pozitif, pozitif değil objektif diyelim hatta, objektif bir duruş sergilemeye başladı, bu sevindirici. Bir önceki yöneticilik yaptığım yerle ilgili çok objektif olamadı Oydar, öyle diyelim. Oydar’ın objektif olması lazım. Oydar’ın değil her yazan her yorum yapan sitenin ve haber kaynağının, haber üreten yerin. Bir ulusal radyo platformu objektif olmalı. Şafak Karaman yanlış yaptıysa yanlışını yorumlamalı, artısı varsa artısını da yorumlamalı. Ama Oydar işte benimle ilgili olarak hiç güzel bir şey yazmadı. Canları sağolsun.
Röportaj : Atakan ŞENİZ & Nihal KARAMAN
Çözümleme : Hazal GÜNDÜZ & Duygu KARASAPAN & Seren ATEŞ
Fotoğraf : Ahmet Kemal SÜRMELİ
















